“SÜNNET – HADİS”: BİR AÇMAZIN HİKAYESİ…

Haber Numarası: 1062633 Bölüm: Görüş/Röportaj
کتابخانه

Modern insan için hadis ve sünnet birbirine karışmış iki konudur. Yani hadis ile sünneti birbirinin aynısı haline gelmiştir. Oysa bilinmesi gerekir ki, hadis sünneti ikame etmeye İbn-i İdris-i Şafii’nin gelenekselciliğin manifestosunu yazdığı dönemle birlikte başlar. O zamana kadar İslam aleminde hadis sünneti ikame etmez çünkü sünnet fiili durumu ifade eden canlı bir mevcuttur…

Tesnim Haber Ajansı - Bugünün dindar toplumunda dini hükmün kaynaklarından olduğuna inanılan sünnet ve hadisin durumu hakkında ciddi şekilde düşünmemiz gerekmektedir. Şöyle ki, modern insan için hadis ve sünnet birbirine karışmış iki konudur. Yani hadis ile sünneti birbirinin aynısı haline gelmiştir. Oysa bilinmesi gerekir ki, hadis sünneti ikame etmeye İbn-i İdris-i Şafii’nin gelenekselciliğin manifestosunu yazdığı dönemle birlikte başlar. O zamana kadar İslam aleminde hadis sünneti ikame etmez çünkü sünnet fiili durumu ifade eden canlı bir mevcuttur…

Müslümanların ilk dönem tarihinde “sünnet” ve “hadis” birbirinden farklı şeyleri ifade eder ve sünneti dini kaynak olarak kullanmak daha ilk andan itibaren mevcuttur. Unutulmamalıdır ki, sünnet kelime anlamı olarak gelenek demektir. Bu anlamda bizim bugün fıkıhta sünnetten anladığımız şey sadece Peygamber’in uygulamaları değil Şia’da buna ek olarak Ehli Beyt’in uygulamaları ve eski ulemanın icmaları, Ehl-i Sünnet’te ise sahabe ve eski ulemanın icraatları sünneti oluşturmaktadır. Bu tecrübi duruş doğal ve olağan olan olsa da, birazdan ifade edeceğim üzere ben sünnetin tanımında ve dine kaynaklık etme şeklinde bir başka görüşü benimsemekteyim.

Peygamber’in vefatından sonra sahabenin kendi arasında fakihlikle ünlenmiş olanların, üzerine hukuksal bir kaynak olarak vurgu yaptığı şey Kuran’dan daha fazla, Peygamber’in sünnetidir çünkü sünnet ilk dönem Müslümanları için Kuran’ın ketbî bilgisinin Peygamber tarafından berpa edilmesi ve tabii hayatta ete kemiğe bürünmesidir. Kuran’da aslı verilen meselelerin, ayrıntılarını öğrenme şansını Peygamber bilfiil insanlara göstermiştir. Bu yüzden halifeler kendi içtihatlarını yapma konusunda bir tavır almadan önce Peygamber’in sünnetini gözden geçirme ve bunu tartışma yoluna gitmişlerdir.

Emevî döneminden itibaren İslam toplumunda başlayan büyük itikadî, kelamî ve fıkhî gruplaşmalar sünnete olan farklı bakışları da ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde her ne kadar takip ettikleri kaynaklar farklı da olsa, sahabeler ve tabiin döneminde görünen o ki, fıkhî anlamda Şia ve Sünni diye iki grubun varlığı alenen yoktur. Bunun sebebi Peygamberin fiili sünnetinin halan cari şekilde toplumda yaşanabilir olmasıdır. Bununla beraber İslam coğrafyası genişledikçe yeni toplumların örfi hukuklarının nasıl korunacağı veya değiştirileceği konusunda insanlar düzenli şekilde sünnete başvurma ihtiyacı duymuş, bu da hadis yazıcılığını önemli uğraş haline getirmiştir.

Ancak fiili sünnetin toplum içerisindeki canlı hali ile hadis arasındaki farkı çok iyi anlamak gerekir. Fiili sünnet, tıpkı kutsal metin gibi kendini gittiği yerin tabiatına uygun şekilde adabte etme yeteneğine sahipken, hadis ancak söylenilen kişinin şahsını ya da konuşulan/bahsedilen konunun, coğrafyanın ya da mekanın özelliklerini bize taşımaktadır. İşte bu yüzden fiili sünnet içeriden dışarıya yani Peygamber’in kendi zatından dışarıya/topluma sadır oluyorken, hadis dışarıdan/üçüncü bir ağızdan, Peygamber’in zatına atfedilmektedir. İnsanların fiili sünnet konusunda ilk dönem toplumunda ciddi ihtilafları yokken, hadis nakletmenin kontrol dışı olması sebebiyle, insanlar arasında ihtilaf doğmuştur. Çünkü Peygamber’in kimi zaman bir insanın şahsına söylediği bir sözü, tüm topluma verilmiş bir emir gibi aktarmak ya da bir cemaat için söylenmiş uygulamayı ferdi bir mesele gibi gündeme getirmek, dinin uygulama kültürünü giderek içinden çıkılamaz bir hale getirmiştir….

Halife Ömer’in hadis konusundaki tavrıyla imam Ali’nin hadislere yaklaşımı arasında çok büyük bir fark yoktur aslında. İmam Ali de tıpkı Ömer gibi cari olan sünnetten bahsediyor ve bunun yazılmasında ısrarcı oluyordu. İmam Ali’nin Peygamber’in uyumasından saçını yıkmasına ve hatta banyodaki hallerine kadar her şeyin naklini hadis olarak düşündüğünü sanmak büyük bir naiflik olacaktır.

Ömer’in hadis yazımı konusundaki tavrı, hadis meselesinin ciddi şekilde kontrol dışı olmasından kaynaklanmaktadır benim nazarımca. Yani Ömer bu kontrol edilemez ve önüne geçilemez uğraşı dizginleyemeyeceğini gördüğünden, bu işte problem çıkarmayacağına inandığı İmam Ali ve İbni Abbas önderliğindeki bir gruba göz yummak suretiyle diğer grupların bu işi yapmasını yasaklamıştır. Bu şekilde kontrol etmeye çalışmıştır hadislerin toplumda yarattığı infilakı… Baskın Şii görüşü her ne kadar Ömer’in hadisler konusundaki tavrını İmam Ali’ye olan düşmanlığına yorsa da, olayın bununla alakası yoktur çünkü Ömer döneminde zaten İmam Ali hadis ve tefsir konusunda dokunulmazdır…

Burada kısa bir parantez, tefsire açmak gerekir… Unutulmamalıdır ki, tefsir uğraşı sahabeler arasında yok denecek kadar azdır. Peygamber’den nakledilen ayet tefsiri sayısı da hiç denecek kadar azdır. Bunun iki sebebi vardır:

1- İlk dönem toplumu ayetlere dil ve bağlam konusunda yabancı değildir ve inen ayetlerin hem bağlam hem de dil açısından neyi ifade ettiğini anlamaktadırlar… Ki bu yüzden Kuran onları tedebbüre yani okuyup düşünmeye davet ediyor, tefsire değil…

2- İlk dönem toplumu vahiy konusunda anlamadıkları noktaları ise Resul’ün cari sünnetiyle kavrayıp hayatlarına geçiriyorlar. Yani tefsire ihtiyaç duymadan gördükleri uygulamalarla tatbiki olarak görüyorlar…

Bu aşamada sünnet için bir tanım yapmamız gerekirse, sünnetin Peygamber’in Kuran’ın hükümlerini fiili olarak uygulamasına verilen ad olduğunu söyleyebiliriz. Hadis ise Peygamber’in söylediği sözlerin belli raviler aracılığıyla aktarılmasıdır. Bu açıdan sünnet Kuran’ın remzlerini açıklaması hasebiyle dinin birinci kaynağıdır. Hadisler ise Kuran’ın getirdiği bahisleri daha iyi anlayabilmemiz için yardımcı kaynaklardır.

Bu aşamada birkaç noktada kendi görüşümü ifade etmem gerekiyor:

1- Kuran dini hükmün ana kaynağıdır. Sünnet ise bunu anlamada ve uygulanmasında birincil derece kaynaklardandır…

2- Hadisler hangi kaynakla gelirse gelsin eğer Kuran’a zahirde ve manada muhalifse hiçbir şekilde itibar edilemez. Kuran’ın metnine ve mesajına aykırı olan bir hadis, rical ilminde tevatür noktasına gelmişse dahi, hiçbir şekilde Kuran hükmünü değiştirme ya da yok etme hükmüne sahip değildir.

3- Sünnet Peygamber’e aittir. Sahabe, Ehli Beyt İmamları sünnet koyma ve Kuran hükmünü ilga etme hakkına sahip değillerdir. Peygamber’in fiili sünneti eğer Sahabe ya da Ehli Beyt İmamlarının sünnetiyle çelişiyorsa, Peygamber’in sünneti birincil kaynaktır. Diğerlerine bakılmaz. Ancak Peygamber’in bir konuda fikir beyanı yoksa Ehli Beyt ve Sahabenin uygulamaları söz konusu meseleyi günümüze uygulamak açısından önemlidir.

4- Fiili sünnet Kuran’ın remzleri için gereklidir. Mutlak değildir. Bu yüzden tarihsel olduğunu kabul ederek, şekle değil mesajına yönelmek gerekir.

5- Peygamber’in kişisel dünyasına ait tüm seçimler onun kendi döneminin seçimleridir. Giydiği kıyafet, sürdüğü koku, yediği yemek vb… şeyler fiili sünnet olarak değerlendirilemez. Zaten Kuran’daki bir bahisle alakalı olmayan şeyler fiili sünnetin kapsamında değildir. Bu yüzden de hüküm değil, tavsiye özelliği taşır. Ancak yukarıda bahsettiğimiz kişisel seçimlerin tavsiye ile de bir alakası yok, tamamen örfle alakalıdır. Bu açıdan bu söz konusu şeyleri din belirlemez. İnsanların örfüne bırakır…

6- Kuran’da aslı olmayan bir meselenin hadisten aslı aranmaz ve dine hüküm olarak giremez. Bu meseleler sahabe ya da Ehli Beyt İmamları aracılığıyla gelmişse onların bir tavsiyesi olarak değerlendirilir. Ancak Allah’ın hükmü olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Teşrii ve tekvin ancak Allah’ındır. Örneğin namaz bahsi bir asıl olarak Kuran’da geçer ve bunun furuatı sünnet ya da hadisler aracılığıyla öğrenilir. Ama sakal meselesi ve buna bağlı furuatın dini bir hüküm olarak addedilmesi mümkün değildir. Bu ancak o dönem insanının kendi sosyokültürel ya da siyasi durumuyla alakalı önerilerdir. Bize de örnek olarak kalırlar…

Bu noktaya kadar anlattıklarımız günümüzde sürekli aklımıza takılan ve ne olduklarını bir türlü anlayamadığımız “sünnet – hadis” meselesinin metodu hakkında benim görüşlerimin kısa bir analiziydi…

Hadis ve sünnet meselesine bu perspektiften bakmanın günümüz toplumunda yaşadığı toplumla hadislerin bahsettiği dini bir arada buluşturamayan bireyin açmazlarını gidermesi noktasında önemli olduğuna inanıyorum…

Hüseyin Işık

    Tüm Haberler