Rusya ile Yeniden, Ama Nereye Kadar?

Haber Numarası: 1153418 Bölüm: Alıntı Haberler
اردوغان پوتین

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Batı Türkiye’ye yalnız bırakırken, Rusya ilk andan itibaren destek çıktı. Rusya’yı hep Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak kullanan Türkiye Batı’ya sırtını dönüp Rusya ile işbirliğine gider mi? Böylesi bir işbirliği Türkiye için ne kadar kârlı olur?

Tesnim Haber Ajansı - Rusya ile olan ilişkilerimiz hiçbir zaman kolay ilişkiler olmadı. Tarih boyunca inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türk-Rus ilişkileri için yarın oldukça önemli bir gün. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya’nın St. Petersburg şehrinde bir araya gelecekler. Bu ziyaretle birlikte, 24 Kasım Uçak Krizi sonrası ciddi şekilde gerilen ikili ilişkilerde 8 ay sonra yeni bir sayfa açılması bekleniyor.

İkili ilişkilerin tarihinde “yeni bir sayfa açma” konusu ilk defa yaşanan bir şey değil. Tarih bunun çeşitli örnekleriyle dolu. Bu ziyaretle de Türkiye-Rusya ilişkilerinde yeni bir sayfa açılacağına şüphe yok. Sorun, bu yeni sayfanın nereye kadar açılacağı konusunda.

Türk dış politikası derslerinde işlenen ilk konulardan birisi, dış politikamızın temel ilkeleri konusudur. Bu temel ilkelerden en önemlisi de “denge politikası” olarak öne çıkar. Türk dış politikasının denge politikası çerçevesinde ilişkide bulunduğu ülkelerden birisi de Rusya. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e dış politika tarihimizde Rusya ile olan ilişkilerimizdeki bu denge politikasının başarılı izlerini görürüz. Yakın dönemde de Rusya ile olan ilişkilerimizi bu denge politikası şekillendirmiştir.

Denge unsuru Rusya

Türkiye’nin ABD ve özellikle de AB ile olan ilişkilerinde yaşadığı sorunlu dönemlerde Rusya faktörü Türk dış politikasının önemli bir kozu olarak hep el altında hazır tutuldu ve gerektiğinde açıkça masaya konuldu. Özellikle AB ile yaşadığımız her kriz sırasında kuzeydeki büyük ülke Rusya’ya yapılan üst düzey ziyaretler bunun göstergesiydi.

Batı tarafından dışlanan Türkiye, Batı’ya karşı Rusya’yı denge unsuru olarak hep kullandı. Bu dönemlerde Rusya da Batı tarafından anlaşılmadığı şikayetlerini sık sık dile getiriyordu. Batı’nın ötekileştirdiği iki ülke olarak Türkiye ve Rusya’nın yolları bu yüzden zaman zaman kesişti. Siyasi beklenti ve hedeflerin yanı sıra, ciddi ticari ve ekonomik çıkarların da şekillendirdiği bu ilişki yapısı tarafları her açıdan memnun ediyordu.

İlişkilerdeki bu bahar havası 24 Kasım ile birlikte aniden ve çok ciddi şekilde bozulmuştu. Krizin ilk günlerinden itibaren Rusya tarafından Türkiye’ye karşı sürdürülen inanılmaz yoğunluktaki düşmanlık ve suçlama kampanyası ilişkileri neredeyse kopma noktasına getirmişti.

Ancak, iki ülkeyi adeta savaşın eşiğine getiren kriz aniden başladığı gibi yine aniden iyileşme sürecine girdi. Süreci hızlandıran en önemli adım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin’e gönderdiği mektup oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özür içeren mektubu tek başına Rusya tarafından ilişkilerin normalleşmeye başlaması için yeterliydi, ama sürece etki eden çok önemli bir gelişme daha yaşandı Türkiye’de: 15 Temmuz başarısız darbe girişimi.

Türkiye’nin, uzun yıllardır ABD’de yaşayan Fethullah Gülen’i darbe girişiminin arkasında olduğu gerekçesiyle ABD’den istemesine karşılık Washington’ın tatmin edici bir karşılık vermemesi, zaten uzun süredir sorunlar yaşanan Türkiye-ABD ilişkilerini olumsuz etkiliyor. Darbe girişimine karşı Türkiye’nin beklediği tepkileri vermeyen AB ile de ilişkilerde mesafeli bir duruş var.

İşte bu konjonktürde Türk dış politikasının gündemine yine Rusya girdi. Ancak, bu sefer önceki dönemlerden farklı bir durumla karşı karşıyayız. Rusya ile ilişkiler dış politikamızda sadece bir “denge” unsuru olmaktan daha ileri seviyeye gidebilir.

Rusya ve Çin ile yakınlaşma mümkün mü?

AB’nin darbe girişimi sonrası Türkiye’ye yönelttiği eleştirilerine devam etmesi ve en önemlisi, ABD’nin Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmeyi reddetmesi Türkiye’nin ABD ve AB ile yani Batı ile ilişkilerini ciddi şekilde değiştirebilir. 1990’larda duymaya başladığımız ama çok ciddiye alınmayan Rusya ve Çin ile yakınlaşma düşüncesi ilk defa ciddi bir tercih olarak Türk dış politikasında konuşulur hale geldi.

Dışarıdan bakıldığında, Türkiye ile Rusya arasında yeniden başlayan normalleşme sürecinde inisiyatif alarak istekli olan tarafın Türkiye olduğu açıkça görülüyor. Bu durumu krizden ekonomik anlamda en fazla ve ciddi şekilde olumsuz etkilenen ülkenin Türkiye olduğunu belirterek açıklamaya çalışmak artık yeterli değil. Yakınlaşma sürecinin arkasında 15 Temmuz sonrası siyasi faktörler de artık en az ekonomik faktörler kadar etkili.

Normalleşme sürecinde pozisyon değiştiren ve yakınlaşma adımlarını atan taraf Türkiye iken Rusya bu süreçte ilk başta durduğu pozisyonunu koruyarak yerinde bekliyor. Bunun da bazı sebepleri var.

Rusya’nın yerinde durarak Türkiye’nin kendisine yakınlaşmasını beklemesinin arkasındaki önemli faktörlerden birisi, psikolojik. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mektubuyla özür şartının yerine getirildiğini düşünen Rusya, psikolojik olarak artık kendini haklı ve üstün görüyor. Bu ise Moskova’nın Ankara’dan bir takım beklentiler içerisinde olmasını beraberinde getiriyor.

Diğer taraftan, Rusya zaten ABD ve AB ile ilişkilerinde son yıllarda sorunlar yaşayan Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimi sonrası daha da büyük sorunlar yaşayabileceğini ön görüyor. Rusya açısından bütün şartlar kendi lehine ve olabildiğince bu durumu da kullanıyor. Bazı medya organlarında darbe girişimini Rusya’nın önceden haber verdiği şeklinde doğrulanmayan haberlerin yayınlanmasının ve darbe girişimine ilk tepki veren ülkenin Rusya olmasının arkasında bunlar var.

Rusya Türkiye’den ne istiyor?

Rusya öncelikle Türkiye’den Suriye politikasında değişiklik yapmasını bekliyor ve bu değişiklik, Rusya’nın istediği şekilde veya ona yakın bir siyasi çözüm olacak gibi görünüyor. Nitekim, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Rusya ile işbirliği içinde Suriye’de siyasi geçişin bir an önce sağlanmasını arzu ediyoruz” açıklaması buna işaret ediyor.

Türkiye ile yakınlaşma, Rusya’nın son zamanlarda uykularının kaçmasına sebep olan Karadeniz’in NATO güçlerine açılması konusunda da Moskova’yı rahatlatacak.

Bir zamanlar sık sık duyduğumuz Türkiye’nin “Şanghay İşbirliği Örgütü” üyeliği konusu yine gündemimize girecek gibi duruyor. Artık Türkiye’nin Avrasya Birliği’ni gündeme alması gerektiği, hatta NATO’dan çıkması bile konuşulur hale geldi.

Bütün bu gündem yoğunluğunda dikkatimizden kaçan bir nokta var. 24 Kasım Uçak Krizi sonrası Türkiye’yi açıkça terörist ülke ilan eden, IŞİD’e yardım ve yataklık yapmakla suçlayan, iktidarı Atatürk’ün çizdiği yoldan ülkeyi çıkartmakla vs itham eden Rusya henüz Türkiye’ye “özür” babında bir açıklama yapmadı.

Rusya açısından yakınlaşmanın en büyük meyvesi, Türkiye’nin Batı ile ittifakından olabildiğince uzaklaşması, eğer mümkünse Batı ile bağlarını tamamen kopartması olacaktır. Jeopolitik anlamda ilgi ve etki alanlarının çakıştığı bir ülke olan Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşması ve böylece Batı ittifakında Türkiye’nin ayrılmasıyla açılacak büyük bir boşluğun oluşması Moskova açısından yüzyılın olayı sayılabilecek bir başarı olacaktır. Hatta bu durum, yüzyıllarca kanlı savaşlar yaşadığı bir ülkeye karşı, bir uçak ve bir pilot kaybetme pahasına kazandığı en büyük zafer olarak tarihe geçecektir. Bu açıdan bakıldığında Rusya ile yeni bir sayfa açılırken temkinli olmakta fayda var.

Bu noktada, 24 Kasım sonrası İstanbul’un üstüne atom bombası atılmasından bahseden, Rusya’nın bilinçaltının dili olarak tarif edebileceğimiz Liberal Demokrat Parti lideri Vladimir Jirinovski’nin Türkiye için kullandığı “Rusya ile seçilmişlerin kulübüne dahil olabilir ve Rus treninin ikinci veya üçüncü vagonuna binebilir” cümlesi dikkat çekici.

Rusya ile siyasi ve ekonomik ilişkileri geliştirmek mutlaka gerekli ama Türkiye için Rusya hiçbir zaman Batı’nın alternatifi olmadığı gibi, Rusya ile bağlantılı oluşumlar da Batıdakilerin alternatifi değil. Böyle bir keskin dönüş çok zor ve sancılı olacaktır. Denge politikası ancak dengeli bir şekilde uygulanırsa olumlu netice verir.

Fatih Özbay / Al Jazeera Türk

    Tüm Haberler