Mahmut Erol Kılıç:

Şer Güçler, İran’ı İşgal; Katar’ı Ambargo; Türkiye’yi İse Darbe İle ‘Rehabilite’ Etmek İstiyor

Haber Numarası: 1433260 Bölüm: Dünya
Mahmud Erol Kılıç

Yeni Şafak yazarı Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Ortadoğu’daki şer güçlerin birlikte hareket ettiğini hatırlattığı yazısında; İran’ın işgal, Katar’ın ambargo, Türkiye’nin ise darbe ile ‘rehabilite’ edilmek istendiğini belirterek; “Doğrular basit konular yüzünden birbirleriyle uğraşıyorlar. Bu da şer güçleri daha da güçlendiriyor” ifadelerini kullandı.

Yeni Şafak yazarı Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Ortadoğu’daki şer güçlerin birlikte hareket ettiğini hatırlattığı yazısında; İran’ın işgal, Katar’ın ambargo, Türkiye’nin ise darbe ile ‘rehabilite’ edilmek istendiğini belirterek; “Doğrular basit konular yüzünden birbirleriyle uğraşıyorlar. Bu da şer güçleri daha da güçlendiriyor” ifadelerini kullandı.

Yazının tamamı şu şekilde:

Mübarek Ramazan ayını idrak etmeye çalıştığımız şu günlerde şeytani güçler Müslüman’ın aurasından etkilenmiş olacaklar ki şiddetlerini daha da arttırdılar. Manevi geleneğimizde Şeytan'a en ağır gelen amelin Açlık yani Oruç ibadeti olduğu nakledilir. Açlıktan etkilenen şeytan çıldırır ve sağa sola saldırmaya başlar. Oruç tutan Müslüman bireylere saldırdığı gibi Müslüman toplumlara da saldırır.

Ramazan’da bireysel arınmamıza devam ederken toplumsal ve siyasal sorumluluklarımızı da ihmal etmeyelim ve siyasal bilincimizi de inşa edelim. Olur mu yahu demeyin. Batın ve zahir iki kardeştirler, unutmayın. Sırf mazlumun, mağdurun, mustaz’afın yanında durduğu için tarikatte on derece birden atlayan dervişler olduğunu bilin.

Rahmetli Ahmed Kabaklı’nın Temellerin Duruşması isimli kitabının başlığında kullandığı “Temeller” tabiri çok mühimdir. Herkese tavsiye edeceğim bu eserin başlığından alacağım ilhamla şunu bir kere daha vurgulamamız lazımdır ki Orta Doğu’da bütün gayr-i Müslim politikaların “temelleri” modern zamanlarda orada icad edilmiş bir ülkenin, yani İsrail’in güvenliği ve devamlılığı vizyonuna dayanır. İşin esası, temeli, öncesi, sonrası budur. Bütün politikalar, diplomasiler bunun etrafında döner. Bunu sağlayabilmek için de doğrudan ve dolaylı yöntemler kullanılır. Dolaylı yöntemlerin başında ana tehdid unsurlarına karşı ortak cepheler oluşturmak gelir. Kur’an buna “Hizbuş-şeytan” diyor. Ortak cepheler de kademeli olarak oluşturulur.

Anti-sömürgeci ve anti-siyonist bir aktör olarak Osmanlı’nın bölgedeki toplayıcı ve birleştirici imparatorluğunun gücünün önce zayıflatılması ve sonra tamamen tasfiye edilmesi ile oluşan otorite boşluğunu suni ve peyk ülkecikler ile doldurma düşüncesi başarılı oldu. Ardından bu işgalin daha da kuvvetlendirilmesi çalışmaları bölgenin yurtsever, vicdanlı, anti-sömürgeci halklarının muhtelif direniş hareketleri doğurmasını sağladı. Bunların bazıları sosyalist ideolojilerden beslenirlerken bazıları da İslami ilahiyattan esinlendiler. Sol ideoloji beslenmeli hareketler bölge halklarının dini inançlarına bağlı olarak gelişen ontolojilerini yani varlık felsefelerini ve epistemolojilerini yani maneviyatlarını ihata edemedikleri ve hatta inkâr ettikleri için bir halk hareketi haline dönüşemediler. Daha çok aydın fantezisi olarak kaldılar.

Lakin dini kökenli hareketler böyle olmadı. Normal şartlarda, yani varoluşlarına bir saldırı olmadığı sürece kendi dünyalarında ilimle irfanla uğraşan Müslüman alimler, gözleri önünde cereyan eden bu haksız tutumlar ve zülümler karşısında sessiz kalamazdılar ve hücrelerinden, odalarından, okullarından, dergahlarından çıkarak toplumsal hareketler tanzim etmeye başladılar.

Bu meyanda Hasan el-Benna adındaki hem bir Ezher âlimi ve hem bir Şazeli dervişi Müslüman Kardeşler diye bir oluşum hazırladı. Sosyal ve siyasal muhtevalı olan bu hareketin iskeletini tarikatından aldığı şekil üzerine oturttu. Liderin adı Mürşid, bölge görevlilerinin adı Mukaddem idi. Üyeleri İhvan olarak adlandırdı ve onlara bir Evrad bile hazırladı. Bu hareketin “temeli” anti-siyonist olması idi. Söz konusu bu hareketin tarihi üzerine çalışanlar tebliğ, irşad, vaaz şeklinde faaliyet yürüttüklerini ve terör denebilecek bir faaliyette bulunmadıklarını hassaten belirlerler. Teşkilata katılmış bazı selefilerin bilahare örgütü pasiflikle suçlayıp ayrılarak başka Selefi guruplarla birleşmeleri terör denebilecek eylemlerin de doğuş noktası oldu. İhvan hareketinin son yıllarda arkalarına büyük halk desteğini de alarak demokratik seçimlerle iktidara gelme yolunu benimsemesi bölgedeki bazı yerleşik düzenleri ürküttü. Mısır örneğini görerek, seçimlerle iktidara gelirseler biz ne yaparız kaygısını başta bazı Körfez ülkeleri duymaya başladılar. Bunun üzerine hemen karşı tedbirler düşünülmeye başlandı. Terörle suçlama başta olmak üzere bütün itibarsızlaştırma çalışmalarına hız verildi.

Bu arada bizzat Filistin topraklarında işgalci güçlere karşı direnişi Hamas adı altında toplanan güçler yürütmeye başladı. Hamas da her ne kadar bazı farklılıklar barındırıyorsa da temelde İhvan kalkışlı bir hareketti.

İşte tam bu noktada bazı Körfez ülkelerinin İhvan korkusuna bağlı oluşan düşmanlık politikaları ile İsrail’in Hamas düşmanlığı örtüşmeye başladı. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” prensibi burada da çalışmaya başladı.

Bunu bir tehdit değil hatta desteklenmesi gereken bir vecibe olarak gören Katar gibi ülkeleri ise bu cephe ya rehabilite edilmesi (darbe) veyahut olmazsa ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak görmeye başladılar.

Diğer taraftan 1979 İran İslam İnkilabı’ndan sonra bu ülkede göreve gelen bütün yöneticiler sürekli olarak her fırsatta İsrail’in gayr-ı meşru özelliğine vurgu yaptılar. Hatta Ahmedinejad bunu en son merhaleye kadar taşıyarak yok edilmesi gerekli habis bir virüs olarak tanımladı. Bugün İran’daki bütün eğitim müfredatında her yaştan gençlere “aklından hiç çıkarma!“ ikazıyla hep bu “asli düşman” şuuru aşılanır. Filistin davası yediden yetmişe herkese hatırlatılır. Bu kutsal davaya kim destek verecek olursa değil mezhebine bakmak dinine bile bakılmaz diye fetva verdiler. Bu doğrultuda Hamas hareketini, sünni olmasına rağmen desteklediler. Diğer taraftan Güney Lübnan’da yerleşik Hizbullah hareketini ise hem işgal gücüne karşı direnişi ve hem de mezhebi yakınlığı ile daha farklı sevdiler. Hasılı bu siyaset İran’ın inkilab’tan sonraki devlet felsefesinin bir parçası oldu.

Türkiye’ye gelince, anti-siyonist bilinç ve buna bağlı söylemler her ne kadar bazı sol ideoloji mensuplarında var idiyseler de tıpkı Arap dünyası için söylediklerimde olduğu gibi geniş halk kitlelerine bu sayede yayılmış değildiler. Bu şuurun yaygınlaşma imkanı ancak dini referanslı siyasal oluşumlarda kendini bulacaktı. Özal, Erbakan ve en son Erdoğan liderliklerinde bu şuur zirve yaptı. Hususen son 15 yıllık Erdoğan iktidarı “Güneydeki Ülke”yi bu manada fazlası ile rahatsız etti.

O zaman bu üç ülke yani İran, Katar ve Türkiye rehabilite edilmeliydi. Bu üçü içerisinde İran sadece politika veyahut şahıs bazlı bir değişiklikle yola getirilebilecek değildi. Zira orada bütün olarak İslami rejim bir problemdi. O zaman o ülkeye o düzeyde operasyonlar planlanmalıydı (İşgal). Katar’ı ise finansal açıdan zor durumda bırakarak yola getirmek ilk merhalede düşünülmeliydi (Ambargo). Türkiye’ye gelince, rejim değişikliğinden ziyade bir kişiden kurtulma, o da Recep Tayyip Erdoğan’dan kurtulma programı üzerinde durulmalıydı (Darbe).

Fakat bunları yapabilmek için Büyük Birader’in yani ABD’nin desteğine ihtiyaç vardı. Obama tam olarak istenileni vermedi. Bazı zaafları olan bir müteahhit “kaç para?” diyerek bu işe balıklama atladı.

Burada bir şer güçler birliği oluşmuş gibi. Doğrular ise basit konular yüzünden birbirleriyle uğraşıyorlar. Bu da şer güçleri daha da güçlendiriyor.

Uyanık olmak lazım. Büyük oyunu görmek lazım.

    Tüm Haberler