Türkiye’nin Stratejik Tercihleri Değişiyor Mu?

Haber Numarası: 1555717 Bölüm: Görüş/Röportaj
پرچم ترکیه

Erdoğan, Türkiye’nin tartışılmaz sembol lideri ama fiili yöneticisi değil. Erdoğan’ın karizması, kitleleri etkileme kabiliyeti ve sahip olduğu halk desteğinden yararlanmak isteyen siyasi kadrolar, onu karşısına alarak marjinalleşmek yerine yanına geçerek onu yönlendirmeye, herkesin pastadan pay kapmak için birbiriyle kıyasıya yarıştığı bir vasatta iktidara ortak olmaya çalışıyor.

Tesnim Haber Ajansı - Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı Tahran çıkarması ve yaklaşık bir yıldır Rusya ile ilişkilerde yaşanan regülasyon süreci, Türkiye’nin kendi içinde nasıl bir dönüşümün yaşandığını bilmeyenler açısından şaşkınlıkla karşılandı. Suriye’de patlak veren krizin ardından diplomatik savaş içinde olan ve tam da bu nedenle ilişkilerinde gitgellere maruz kalan iki ülke, onca yaşananlardan sonra stratejik müttefik mi oluyordu?

Bu soruya ucu kapalı, niahi bir yanıt vermek şimdilik mümkün görünmüyor. Ancak, kayalara çarpma riskiyle karşı karşıya olan geminin, dış politika sularında ciddi bir rota değişikliği niyetinin öteden beri bulunduğunu, gelişmelerin de teşvikiyle İran-Rusya-Türkiye üçlüsünün stratejik bir ittifaka doğru gitmesinin muhtemel olduğunu düşündürecek nedenler hiç de az değil. Özellikle Türkiye’deki başarısız darbe sonrası yaşananların Türkiye’yi kuzey ve doğu’daki dostlarına daha da yakınlaştırdığını bir kenara not etmek gerekiyor.

ABD politikalarından mutazarrır, nerede konumlanacağını bilemeyen, ABD’nin şemsiyesi altında yıllarca güvenle yaşamış ancak tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçiş sürecinde kendine yer arayan hatırı sayılır sayıda ülke bulunuyor.

Türkiye de arayış içerisinde olan, yaşadığı savrulmalar nedeniyle bir türlü karar veremeyen ülkelerden biri. Son yıllardaki bocalamaları bir açıdan ABD’nin güven vermeyen siyasetine karşın gölgesine sığınabileceği, sırtını yaslayabileceği bir koalisyon çatısı bulamamasından kaynaklanıyordu. Bağımsız politika sergileyecek gücü de bulunmamaktaydı.

Mezkur nedenlerden dolayı Türkiye, dış politikasında dönüşümü mümkün kılacak, değişim sürecini başlatacak ilk adımı atmayı her zaman istedi. Ancak bir çok faktör nedeniyle bunu gerçekleştiremedi. Söz konusu tutum, ülke dışında Türkiye’nin ikiyüzlü bir siyaset izlediği, hasımlarını aldatmaya yönelik hamle yaptığı vs. gibi güvensizliğin aşikar edildiği bir takım yorumların yapılmasına neden oldu. Halbuki Türkiye gibi bölgesel güç olan ve belirli bir siyaset geleneğine sahip ülkelerin ani politik değişimlere imza atması, ciddi bir bunalıma yol açıp krize dönüşme potansiyelini ziyadesiyle kendinde taşıyor.

Zira böylesine ani değişimi hazmedebilecek kadrolar mevcut bulunmadığı gibi, iktidarın bunu halka ve kamuoyuna anlatılması da mümkün olmayabilirdi. Zor koşullarda staretejik değişiklikleri mümkün kılan şey, yumuşak geçişler ve sürece yayılan tedrici dönüşümlerdir. Böylece ülke içi ve dışındaki denklemlerin zarar görmesine müsade edilmemiş olur. Hedefine kitlenmiş bir aracın tam gaz giderken birden direksiyon kırması arabanın devrilmesine yol açabilir. Türkiye’yi yönetenler, tüm bu zorluklardan dolayı ilişkilerinde ciddi sorgulamalara yol açacak ve kendini riske edecek ani savrulmalara girmemeyi tercih etmiştir.

Son tahlilde hiç bir ülke, çelişkili bir tutum içerisinde görülmesine neden olacak davranışlarda bulunmak istemez. Türkiye’nin de dış politikasında yaşanan değişimler, çifte standarttan kaynaklanmıyor. Bunun en büyük nedeni, Türkiye’nin ciddi bir dış politika stratejisine sahip olmaması. Örneğin Türkiye’nin, İran ve Rusya’nın yaptığına benzer, ana stratejisi sabit, tali konularda esneyen bir staratejiye ihtiyacı var. Bu ihtiyaç şimdi, herzamankinden daha fazla kendisini hissettiriyor.

 AK Parti’nin medya stratejisi

Bunun aynı zamanda AK Parti’nin kendi tabanındaki dindar-muhafazakar kitle ve hükümet içerisindeki kadrolarla da yakından alakası bulunuyor. Nitekim Ak parti, hükümetin muhalif sesleri tasfiye ettiği medya operasyonu sayesinde, Suriye’de yaşananlarla ilgili zihinleri koşullayan bir algı yaratmayı başarmıştı. Gelinen noktada Türkiye’nin eski dostlarını, her açıdan desteklediği güçleri birden bire karşısına alması, medyada ve parti tabanında rahatsızlığa neden olabilirdi. Başka eleştiri konusu olabilecek hususlarla birleştiğinde ülkede son derece köklü sarsıntıların meydana gelmesine neden olacak bir başlangıçlar silsilesine yol açabilirdi.

Öte yandan Ahmet Davutoğlu ve onun bürokrasiye, Dışişlerine yerleştirdiği kadrolar halen konumunu muhafaza ederken, hükümetin bir dış politika değişikliğine gitmesi düşünülemezdi. Zira Türkiye’nin Suriye politikalarının patenti büyük ölçüde Davutoğlu’na aittir. Erdoğan dahil bütün parti kadroları tepeden tırnağa bir doktrin gibi bunu sahiplenmiştir bu ayrı bir konu. Ancak teorisyen Davutoğlu’ydu.

Bu kadrolar, Türkiye’nin tutumunun bütün dünya içerisindeki en insani, en hukuksal duruş olduğunu düşünüyorlardı. Dolayısıyla kemikleşmiş koşullar altında yaşanacak bir manevra, doktriner bir sapmaya neden olmaksızın ya da lidere olan imana halel getirmeden gerçekleştirilmesi gerekiyordu.

Kadroların tasfiyesi

Bir de tabii Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu dönüşümün boyutları da göz önünde bulundurulmalı.Türkiye’de vitrinde işin başında her zaman Erdoğan var, bu doğru, ancak  partiyi yakından takip eden ve tanıyan bir çok insan, Türkiye’yi yöneten tarafın, gelişmeleri okuyabilecek birikime sahip Erdoğan değil,  onu arka planda yönlendiren bir koalisyon çeşitlemesi olduğunu düşünüyor. Söz konusu teze göre bunların içerisinde siyasi parti yöneticileri, danışmanlar, Erdoğan’ın eski dava arkadaşları ve yeni süreçte onunla birlikte duran, hasımlarıyla mücadelesinde Erdoğan’a destek veren kişilerden müteşekkil bir ittifak bulunuyor.

Tablo şöyle: Erdoğan, Türkiye’nin tartışılmaz sembol lideri ama fiili yöneticisi değil. Erdoğan’ın karizması, kitleleri etkileme kabiliyeti ve sahip olduğu halk desteğinden yararlanmak isteyen siyasi kadrolar, onu karşısına alarak marjinalleşmek yerine yanına geçerek onu yönlendirmeye, herkesin pastadan pay kapmak için birbiriyle kıyasıya yarıştığı bir vasatta iktidara ortak olmaya çalışıyor.

Ancak lider sabit olduğu halde arka plandaki kadrolar sürekli değişiyor. Bir dönem Refah ve Fazilet partilerinden ayrılarak AK Parti’ye katılan eski milli görüşçüler, dindar ve muhafazakar kesimlerin çocukları bu kadroları doldururken bir süre sonra Fethullah gülen’in talebeleri kadroları doldurmaya başladı. 2012’den itibarense Gülen kadrolarının tasfiyesine tanık olduk.

AK Parti’deki değişimin başlangıcı

2009 yılına kadar ABD ve Batı’yla oldukça iyi ilişkilere sahip bir Erdoğan figürü vardı, bu yıldan sonra ise alttan alta bir değişim sürecinin yaşandığına tanık olundu. Örneğin, bu tarihe kadar Erdoğan’ın başdanışmanlığını yapan kişi, Cüneyd Zapsu idi ve ABD’deki stratejik olarak belirleyeci konumda bulunan kişi ve kurumlarla bağlantıları bulunmaktaydı. Türkiye’nin stratejik seçimlerinde yaşanan bir takım değişimlerin ardından yerine Yalçın Akdoğan getirildi. Geçmişinde hiç bir devlet tecrübesi bulunmayan, yurt dışında bağlantıları olmayan, Erdoğan’dan başkasına velayet bağıyla bağlı bulunmayan Akdoğan’ın getirilmesi, aslında ülkedeki değişim çanlarının çalmaya başladığını gösteren en iyi işaret fişeğiydi.

Değişim sadece danışmanlar nezdinde yaşanmadı. Fethullah gülen’le yaşanan savaş, Davutoğlu’nun istifası gibi dönüm noktalarıyla birlikte Türkiye’de alt kadrolarda da tasfiyeler gerçekleşti. Dolayısıyla Türkiye’yi yöneten kadrolar, her zaman değişim rüzgarlarının yarattığı tusinamilere maruz kadı. Fırtınalar AK Parti’nin iktidara geldiği günlerden bugüne hiç dinmedi.

Bürokrasideki en büyük yıkım ise 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden sonra gerçekleşti. Bu süreçten sonra ivme kazanan tasfiye sürecinde Türkiye’de toplamda 200 bin memur, ögretmen ve polis işinden atıldı. 

Türkiye’nin farklı bir politik düzeye intikal etmesine yol açan dönüşüm buraya kadar anlatılanların toplamının etkisi altında devinen, olmuş bitmiş bir olay değil halen yaşanmakta olan bir süreçtir. Erdoğan ve Türkiye, birlikte değişiyor. Bu değişim iç politikada daha bariz bir şekilde hissedilirken bunun sonuçları da ister istemez dış politikada makes buluyor. Bir sonraki yazımızda da dış politikadaki bu yansımaları ele alalım.

 

Mustafa Kaçmaz

 

    Tüm Haberler