Tahran Notları: Aynı Hasret İçin Ölebilen Göçebeler


... Mesud, şehrin Batısı ve Doğusu arasında da bir ayrım yapıyor; Batı’da göç ile gelen insanların yaşadığını, dinî hayatın normlarına bağlılık gösterenlerin daha az olduğunu, kaba davranışlılar ile çokça karşılaştığını söylüyor.

Tesnim Haber Ajansı - ... Mesud, şehrin Batısı ve Doğusu arasında da bir ayrım yapıyor; Batı’da göç ile gelen insanların yaşadığını, dinî hayatın normlarına bağlılık gösterenlerin daha az olduğunu, kaba davranışlılar ile çokça karşılaştığını söylüyor; Doğu’da ise çok önceden beri Tahran’da yaşayan insanların olduğunu; tam tersi bir karakter taşıdıklarını düşündüğünü aktarıyor. Kendisi 2008 yılında, Tebriz’den buraya eğitim amacıyla göç etmiş.  

  Tahran özellikle Meşrutiyet döneminde önem kazanmaya başlamış; Mecid’den duyduğum kadarıyla tarihî öneminin yüz elli - iki yüz senelik bir geçmişi var. Gitmeden evvel İnkılap Kitapevi’nden (merkezi Cağaloğlu’nda; Fatih’te bulunan İnkılâb Yayınları’ndan farklı) çıkan İran Tarihi kitabını edinmek istiyordum; ancak pahalı geldiğinden almamıştım, aynı seri içinde Avrupa Toplumları Tarihi, Yahudi Tarihi vesair başlıklarda yayınlanan hacimli kitaplar bulunuyor, bir dahaki sefere edinmeye çalışacağım. Ülkede Tebriz, Isfahan, Erdebil ve Şiraz tarafından paylaşılan öncülük rolünün, Rıza Şah Pehlevi’nin siyasi, ekonomik ve sosyal kurumların merkezini Tahran’da toplamasıyla zayıfladığını ve Tahran’ın mevcut konumunun temellerinin atıldığını öğreniyorum.  Haritada gördüğüm kadarıyla, eski Tahran bugünkü Tahran’ın yalnızca onda biri kadar yer kaplamakta, sonraları şehir özellikle Kuzey’deki dağlara doğru sürekli genişlemiş. Kuzeydeki dağların ardında ise, İran’ın en yüksek dağı bulunuyor: Demavend Dağı. Mecid bir gün şehrin Kuzey’inde bulunan, önceden Kehf-ul Şuheda’ya ulaşmak için gittiğimiz Elburz dağında kamp yapabileceğimizi; on bir saatlik bir yürüyüşün ardından en yüksek yere varacağımızı ve geceyi orada geçirebileceğimizi söyledi.

Metrobüs burada da var, BRT diyorlar adına, iki kısma ayrılmış; giriş kapısından başlayan ilk yarıdaki kısmın tamamı kadınlar için, ikinci yarı ise erkekler için. Her iki bölüm arasında saydam; plastik bir bar kapısı bulunuyor. Yoğunluk yaşanan saatlerde kalabalık olan taraf daha az kişinin bulunduğu tarafa doğru meylediyor ve birbirleriyle tanış olan farklı cinsiyetteki kişiler aynı bölümde bulunabiliyorlar. Metrolarda ise ilk ve son vagonlar yalnızca kadınlar için ayrılmış vaziyette; isteyen hanımefendiler arada bulunan vagonlara da yerleşebiliyorlar, fakat erkekler ilk ve son vagonlarda yolculuk edemiyorlar; yanlışlıkla yahut yetişemeyip son solukla ilk yahut son vagona adım atan erkekler ise kapılardan geçip aradaki vagonlarda varacaklara durağa seyrediyorlar. Metrolar aynı zamanda bir alışveriş yeri; kemerden kaleme, Şirazlı Hafız şiirlerinin yazılı olduğu fallardan sakıza, diş macunundan çoraba her şey alınıp satılıyor. Laf kalabalığı olsa da şaşırdığım için yazmadan edemeyeceğim; metroda yeraltındayken dahi cep telefonları daima çekim alanında bulunuyor.

23 Eylül, Salı

Gün – V

Tahran Üniversitesi’nin çevresinde dolaştım; içeriye almıyorlar. Aksaray yahut Vatan Caddesi halli yerlerden sonra yeşillikler arasında nefes alabildim, fakültelerin etrafında caddeler olsa da kalabalık birden son buluyor. Geniş kaldırımlar üzerinde bulunan en az elli yıllık çınar ağaçlarının altında yürümekteyim. Yarım saat kadar adımlamamın ardından fakülteler arasındaki yürüyüşüm son buluyor, yol bir caddeye varıyor; hemen karşı kaldırımda bulunan parka giriyorum. Tahran’da birçok genişçe park bulunuyor, haritadan anlayabildiğim kadarıyla yeşillik alan oldukça fazla. Parklar bu denli büyük ve yapaylıklarından olabildiğince arındırılmış haliyle Istanbul’da da olsa... Öte yandan Belgrad Ormanı’nın da yapılaşmayla beraber yavaş yavaş birçok farklı yerlerde kurulan, birbirleriyle bağı kesilmiş parklar haline dönüşeceğini varsayacak olursak, nasıl ki Boğaz kenarındaki koruluklar 1960’lara kadar esasında ormanlık alanların nihai mevkileri idi,  denilebilir ki Istanbul’da bize sadece mezarlıklar ve koruluklar kaldı; fakat onlar da yok oluyor yavaş yavaş. Karacaahmet’te gördüğüm yirmi kadar eski mezar taşının darmadağınık halleri, Üsküdar çevresindeki yeşil bölgeler üzerindeki tehditler... Yarım saat kadar yürüdükten sonra parkın sonuna ulaşıyorum. Arka tarafların sessizliğinde bir çardak içinde oturmuş otuz kişiye yakın bir topluluk görüyorum; her biri bir köşede, sessiz sessiz duran erkekler epey dikkatimi çekiyor. Yaklaştıkça anlıyorum ki, çoğu yaşlı olan ve pür dikkat hamlelerini düşünen bu insanların kimisi satranç oynuyor, kimisi oynayanları seyrediyor.

Tahran’da evsiz kalmanın çok zor olmayacağını düşünürdüm. Sokaklarda her köşe başında bulunan ücretsiz içme sularını gördüğümde bu tahminimi anımsayarak epeyce sevinmiştim. Bir barınma mekânı olarak ise camiyi düşünüyordum. Fakat ne yazık ki tüm camilerin kapısına vakit namazları kılınır kılınmaz kilit vuruluyor ve içerisi boşaltılıyor. İstanbul’da dahi bu denli ağır olmayan böylesi bir durumla karşılaştığımı arkadaşlara anlatıp olup bitenin sebebini sorduğumda, önceden beri daima böyle olduğunu öğrenmekle yetinmek zorunda kalıyorum. Neyse ki birçok genişçe park var ve parkların pek de uğrak olmayan birçok köşesi: Çadır kurmak mümkündür sanırım.

Akşamüstüne doğru sinemaya gitmek üzere dışarı çıkıyoruz. Saçlarından güneş doğan bir melek yanımıza yaklaşıyor; karşıdan karşıya geçmekten korktuğunu söyleyip yardım rica ediyor. Mecid meleğin elinden tutup caddenin karşısına kadar kendisini uğurluyor. Böylece burada da insanların yaşadığını görüyorum.

Karşıdan karşıya geçmek cambazlıktan farksız; ne arabalar ne de yayalar ışıklara aldırıyor. Ben de ayak uydurdum; yaya için yanan yeşil ışığı beklesem de ışık kendilerine yol göstermese dahi akışa devam eden arabalarla inatlaşıyorum, birbirimizin üzerine gidiyoruz, aralarından birisiyle çarpışacakken motor kaportasının üzerine atlayacağım günü öfkeyle bekliyorum; motosikletlilerleyse yol ortasında yakar top oynuyoruz. Koca metrobüs kavşakta kırmızı ışıkta durmadan geçti; kavşağın ortasında durup bir yolcu aldı. Karşıdan gelen bir metrobüs ise bir motosikleti solladı, kafa kafaya gelmemizin son anında kendi yoluna girdi, hiçbir yolcu tepki göstermedi, yalnızca birkaç kadıncağızın alçak sesle söylendiğini gördüm. Merak ediyorum; her caddenin köşesinde dikilen polisler sadece ayakta durmak için ne kadar maaş alıyorlar? TÜİK istatistiklerinde, ülke sathında gerçekleşen karayolu kazalarında senede 50.000 kişinin vefat ettiğini okumuştum bir zamanlar; buradaki sayının çok daha fazla olduğunu söylüyor arkadaşlar. Ve bundan on sene evvel, Mecid’in halasının, bir çocuğu olan yirmi yaşındaki kızının Tahran’da trafik kazasında kendisine arabayla çarpıp kaçan bir kimse tarafından öldürüldüğünü öğreniyorum; katil elbette bulunamamış.

  Sinemaya giderken, bir arkadaşım metronun merdivenlerinde bir kadının çarşafına yanlışlıkla bastı, hem kadın hem kendisi düşeceklerdi; hafiften tökezlediler, elinden yakalayıverdim. Arkadaşım kadıncağızdan çokça özür diledi; genç kadın ise mütebessim bir hal ve içtenlikli bir kibarlıkla rica etti. Evvel zamanda daima böyle bir olay yaşamamak için kendime dikkat ederdim, nezaketli davranışlarıyla sevinip yeraltında ferahladım. Ancak caddelerde kadın yahut erkek, herkes birbirine omuz atıp, çarpışa çarpışa yürüyorlar. Anladığım odur ki bundan hiçbir rahatsızlık duymamaktalar, her sokağa çıkışımda bunu bizzat yaşıyor ve başkalarında görüyorum; kimse birbirini uyarmıyor, birbirlerine kızmıyorlar. Sanki ayakları takılmış gibi yola devam ediyorlar, çarpışmanın sorumlusunun kendileri olduğunu addedeceklerini düşündüm; fakat böyle bir fikirde olsalar yine özür dileyebilirlerdi. Trafikteki tehlikeyi de benimsemişler, yaya ve sürücüler kendilerini öylece yola bırakıveriyorlar. Zannederim ki bambaşka bir yapı var; nerede nasıl davranacağımı anlayabilmiş ve toplumsal sinir sistemlerinin uyaranlarını henüz görebilmiş değilim; memurlar krallığının yurttaşlarındaki hariç. Neyse ki bu acemlik galiba göçebeliğimi kuvvetlendiriyor, böylece neşeleniyorum.

25 Eylül, Perşembe

Gün – VI

Geleceğin meçhul oluşu beni hayata bağlıyor; bir kölelik zinciri ile değil, kuşun göğe bağlanışı, geminin denizdeki var oluşu gibi var olmamda bir imkân olarak beliriyor. Nefes alışım, çoğu zaman uyuşuk irademin harekete geçebilmesi, kendiliğin esasına yönelebildiğim kapının aralanma ihtimali bir lahza içerisinde gerçekleşiyor. Derdim gelecek değil; bu demlerin sürekliliği ve daima derinlik kazısında peyda olan aydınlık izinde ömür sürebilmektir. Karanlık arttıkça ışığa yönelme ihtiyacı içten içe genişliyor, insanın varlığını tamamiyle kaplıyor yahut kendilikteki aşikâr haline yakınlaşılıyor, bu nedenle elem bir şölen oluveriyor; cefa ile sefanın ruhîliğinde zıtlık sanrılarından kurtuluşa doğru adım atılıyor.

Encümen‐i Hikmet ve Felsefe der Îrân, Bunyâd‐ı Hikmet‐i İslâmî‐yi Sadrâ, Pejûheşgâh‐ı Ulûm ve Ferheng‐i İslâmî vesair kurumlar ve kütüphaneler bu şehirde bulunduğu için, burada okuma fikriyle heyecanlanıyorum. Tahran Üniversitesi’nin felsefe bölümü, felsefe alanında ülkede en çok başvuruda bulunulan bölüm imiş. İmam Sadık Üniversitesi’nde felsefe lisansının son senesinde olan Mesud’un verdiği örneğe göre; yüksek lisans için başvuru yapan 1000 kadar öğrenciden, ancak 20 kişi kabul edilirmiş. Hiçbir şey bilmediğimi öğrenme gayretinin kıyılarının çok uzakta; bir nokta halinde olduğunu görerek yaşamaya çabalıyorum. İç göğe bakarak bulutlar ardında kalan yıldızı görüp yürüyebilmenin imkânını var eden rüzgârı hatırlayışta nefes almak ümidiyle ömür sürmek nasip olsun; kendiliğin esasındaki temizliğin, kaybolmayışın arayışında;  daimî oluşun sonsuz yolunun özüne doğru yürüyüşte iz sürerek.

<< ...
Ben ve bizim mahalle bakkalı
ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da.
Fakat ne zarar,
Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var.
  Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.
... >>

N. Hikmet Ran, Fevkalâde Memnunum Dünyaya Geldiğime

...

Hâlet Söğüt 

İstanbul