Tahran Notları: Ayrılarak Kavuşmak

Tahran’daki son gecemdeyim. Istanbul’da olduğu gibi, burada da geceyi hayata dönüş için yegâne zaman dilimi olarak yaşamaktayım. Gündüz, burada da bir hapishane olarak yaşanmaktadır. Bankalar, taksiler, dolandırıcılık, sahtekârlık, ölüme yetişme telaşı, yüksek katlı kibirlilikler dünyamızın ortak karakterinin birer tezahürü olsa gerek. Esasında gözlerimle gördüklerimi bu şekilde yazışım içimdeki kibirden midir?

نمادهای تهران قدیم و تهران جدید :در یک قاب برج آزادی و برج میلاد تهران

Tesnim Haber Ajansı - ... Yahya Kemal Beyatlı bir mülakatında Istanbul’un nüfusunu olduğundan kat be kat fazla sayıda ifade edince soru soran kişi şaşırır ve niçin bu denli yüksek bir rakam verdiğini şaire sorar. Biz, ölülerimizle yaşarız; bu nedenle Istanbul’un nüfusu esasında budur, der şair. Maalesef hatırlayamıyorum kimde ve nerede okuduğumu, ancak son üç aydır Fuzuli’yi okumaya gayret ettiğim için, büyük ihtimalle kendisinde gördüğüm; ebedilik yolundaki en kolay fiilin canan uğrunda can vermek olduğu anlamındaki bir mısra kaldı içimde. Kolaylığını, zorluğunu anlayabilecek halim yok. Ancak bugün gördüm ki “ölüleriyle” yaşamak yalnızca Türklerin değil; diğer Müslümanların da kendilik hallerinin bir yansımasıdır.

Bir milyonu aşkın kabrin bulunduğu bir mezarlık olan Beheşti Zehra’nın (Zehra Cenneti) ki İran’ın en büyük mezarlığıymış, bir bölümü şehitlere ayrılmış. İran-Irak Savaşı’nda vefat eden askerlerin, Halepçe katliamında ölenlerin bir kısmının ve 1988 yılının hac döneminde yaşanan, Kanlı Cuma adıyla nitelenen; ABD ve İsrail aleyhine “merg ber Amerika-merg ber Israil; kahrolsun Amerika-kahrolsun İsrail” sözleriyle Kâbe’yi tavaf ettikleri esnada slogan atan İranlı hac kafilesine karşı ateş açan Suudi polislerin öldürdüğü dört yüz kadar insanın kabirlerini gördük. İki buçuk saat süren kabirler içre yürüyüşümüzde mezarlık sessizliğini binlerce insan ile beraberce paylaştık. Özellikle Perşembe ve Cuma günleri bu denli çok sayıda ziyaretçinin olduğunu öğrendim. Nevruz Bayramı’ndan bir hafta önce başlamak üzere yapılan ziyaretlerde ise adım atacak yerin zor bulunduğunu Mecid ifade etti. Kalabalık içerisinde Şehit Mustafa Çamran’ın kabrini de bulup ziyaret edebildik, çocukluğumun ilk yaşlarında gördüğüm “İnsan ve Allah” adlı kitabının ismi kendimde garip bir etkilenme var etmişti, bu iki kavramın etkisine ilk açılışı belki de bu kitabı görmekle yaşamıştım. Beheşti Zehra kabristanı hakkında internette arama yaparken, Russia Today adlı yayının yorumuyla karşılaştım: “İran’ın şehitliklerinin gücü nükleer gücünden kat be kat fazladır.” İki ülke arasındaki uluslararası siyasi mücadeledeki eşgüdümlülük bir yana, liderlerinden çoğunun suikast ile öldürüldüğü bir İnkılâbın sürekliliğindeki önemli dayanakların bu toplumsal kültürde aranabileceğini düşünüyorum.

Tabaklar içersinde üzümler, karpuzlar dağıtan insanlar, kabirlerin üzerlerine de kuşyemi serpiyorlar. Bunu niçin önceden düşünemediğime hayıflanıyorum, neyse ki bizde cam kenarlarına kırıntılar koyulup, sokaklardaki duvarlarımıza yuvalar yapılmakta; bundan sonra bir de ölümle tanışan canların üzerlerine yemler koyarız. Öte yandan, kendimde doğan bir hissin burada yaşayan insanlar arasında paylaşılan bir sembol halinde kabul edildiğini öğrendim; servi ağacı fars edebiyatında direniş, mukavemet sembolü olarak yansıtılırmış. Beden içre yaşayan yahut artık büsbütün ruhiyle nefes alanların bir arada bulunduğu bu yerde, selvi sevenler ile göğün elleri üzerimizdeyken, tane tane vurduğumuz adımlarımızla kendimizde direnmenin; canlılığı boğan hale karşı savaşta mukavemetin gölgesindeydik.

Eve dönüş yolunda, İran’da Zerdüştlerin nerede yaşadıklarını sordum arkadaşlarıma, Tahran’da Ermeniler ile birlikte Heft-i Tir mahallesinde [“Tir Ayının 7. Günü”; (bu tarih aynı zamanda İmam Humeyni’nin yardımcılarından Şehit Beheşti’nin can verdiği gündür)], Yezd ve Kirman şehirlerinde barınmaktalarmış. Çoğunluğu Kirman’da yaşarmış ve Zerdüşt’ün doğduğu yer olduğunu düşündükleri; Azerbaycan’da bulunan bir yerde doğum tarihinin yaklaştığı haftalarda başlamak üzre törenler düzenlerlermiş. Tahran’da Zerdüştlerin ibadethanesinin olduğunu söylüyorlar, ziyaret etmek istiyorum; ancak mabedin nerede olduğunu henüz bilmedikleri cevabını alıyorum. Arkadaşlarım İran’da bulunan Havra ve Sinagog’lara Müslümanların katiyen alınmadığını dile getirdiler, ancak Zerdüştler bu türden bir korku duymadıkları için tapınak girişinde İslam oluş sebebimizden doğan bir engel ile karşılaşmayacağımızı düşünmekteler.

26 Eylül, Gün - VII             

  Tahran’daki son gecemdeyim. Istanbul’da olduğu gibi, burada da geceyi hayata dönüş için yegâne zaman dilimi olarak yaşamaktayım. Gündüz, burada da bir hapishane olarak yaşanmaktadır. Bankalar, taksiler, dolandırıcılık, sahtekârlık, ölüme yetişme telaşı, yüksek katlı kibirlilikler dünyamızın ortak karakterinin birer tezahürü olsa gerek. Esasında gözlerimle gördüklerimi bu şekilde yazışım içimdeki kibirden midir? Ekmeğinin peşinde adım atan bunca insan ile ne alıp veremediğim var? Hiçbir alıp veremediğim yok. Düşmanı olduğum husus ekmeğin varlık sebebini unutuştan başka bir şey değil; kökeni unutunca, unutuşu kırma adına çaba göstermeyince, sonrası daima yıkılgan oluveriyor. Düşüş derdiyle barışığım; ancak inkırâzın kendimdeki varlığını boğmaz isem, körlüğüme alışarak, var oldum yanılsamasının girdabında sürüklenirim. Düşüş bir tecrübe olarak hayatta var oluyor içimde, bir zaman aşağılara savrulduğumu yaşıyorum, ancak her düşüşte daha derinden nefes almayı talim ediyorum. Kaybetmeyi hiçbir zaman bir yok oluş olarak göremedim, çünkü bunu bir uçurum saydım kendim için. Öte yandan, nice ölümler ve ayrılık gibi görünen haller yaşamış olsam da gerçek bir kayıp halinin ne anlama geldiğini keşfedemedim; kaybettim diyemem, hiçbir zaman sahip olmadığım var olanlar için; böyle bir kavram yer etmiyor içimde; yalnızca bir uğrama, bir karşılaşma olabilir var olanlar ile kendi aramda. Elimden gelebilecek olan şey ise, onun güzele dair bir iz taşıması için çaba göstermekten ve bu iz içersinde yaşamaktan, savaşmaktan, insaniliği ve dünyada bulunuşu duyumsamayı, anlamayı denemekten başka ne olabilir?

Bir hafta içerisinde, Tevhid’in birkaç gün evvel bana fısıldadığı; en yakın arkadaşım şehitlerdir sözüyle belirttiği fikrini yakinen tecrübe etmeye beni zorlayan toplumsal şartlar ile karşılaştım; zira ferdi irademin yontabildiğim daracık uçurumlu yollarında yürümeye çalışırken, göz taşıyan insanların iradelerinden doğan muhabbet rüzgârıyla açılan içteki yolların haritasını duyumsayarak hareket edebileceğim bir alan, bir güzel boşluk ile tanışmaktan uzağım. Uzun ve dayanaksız münakaşaların nefis değil de fikir mücadelesiymişçesine kabullenilmesi, toplumsal akışa bir miktar yabancılığım bu düşüncemin müşahhas temelleri olabilirler; ancak Istanbul’da ve Trakya’da farklı bir hali soluyor olmadım hiçbir zaman. Büyük bakışlarda, toplumsal evrenin varlık temellerini kuşatma iddiasını taşıyan kapsamlarda kendimi boğmayacağım; enginlik arayışı şiirin, müziğin, candan doğanın mücahedesiyle mümkündür; aslolanın iklimindeki sonsuz nefesin sayısız kapılarını bu yollarda duyumsamaktayım.  Nasıl ki Tevhid, fikrini bana duyurmaya kendinde yol buldu ve nasıl ki Mecid kendisinden karşıya geçmek için yardım isteyen, bir kız suretinde beliren o meleğe destek oldu, elbette bu türden bir içtenliğe bir aralık bulabildiğimde kendiliğimden bunu yaşayabilmeyi temenni ederim; bu bir sakınca değil, bir nefes imkânıdır yalnızca. Mühim olan odur ki birliktelikte aynaya dönmeye beraberce gönüllüce çaba gösterilsin, başkaca yönelimlerin her biri geçici heveslerin sömürgenliğine ve kendiliğin uzaklığında, körelmesinde, kayboluşunda beliren saldırgan; şiddete meyyal, duyuşu hapsedip insaniyet kabiliyetini tersine yontan, ele geçiren heyecanların tüketimiyle kendini aldatmaya boyun eğmektir. Ağaçların gövdeleri, kuyuların düşüncesi ve rüzgârın taşıdığını görme umudu bana yaşamak adına yeter.

Derbend adı verilen bir yeri ziyaret ettik; dağlık bölgedeki kayalıklar arasında kurulmuş bir dinlence yeri. Tahranlılar’ın burada nasıl dinlendiklerini anlamış değilim; gece saatlerinde devam eden kalabalık, yoğun yağlı yemek kokuları arasındaki gündüzü geceye taşımaya çalışan insan çılgınlığını görüp nihayet eve döndüm. Burada mümkün olduğunca meyve ile beslenmelidir. Pirinç ve etten başka bir şey yenildiğini görmediğim bu yerin yemek kültürü zamanla sinirlerimi yıpratmakta. Peynir, ekmek, zeytin, domates, yumurta ve siyah çay ile bir günü bedenen kolayca zinde tamamlardım; burada bunların hiçbiri yok, zeytin ancak akşamları önemli misafirlere ikram edilen bir nimet; peynirin tadına ise alışamadım. Daima ağır yemekler yemekten bıktım; az porsiyonu dahi kaldıramıyorum. Ömrümde ilk defa yemekten şikâyet ediyorum. İki-üç haftaya kadar gündelik hayatı atlatabilecek seviyede dil bilip hafif yiyecekleri bulmaya çalışacağım, salatalık ve biraz tatlı ile kolaylıkla yeter kuvvete kavuşurum.

Gece yarısındaki yolculuğumun sonuna geldim, uyku durağındayım. 

Güzel zamana uyanıklık adına..

27 Eylül, Gün – VII

Pencere kenarındaki hiçbir gün gelmemezlik etmeyen kumrularım ile vedalaşıyorum. Tahran’ın bu sabah rast geldiğim üzümlü simidi ve hurmalı pidesini, dağ hasretini, yol kenarlarındaki serin suların aktığı sebillerini, Güney’in gönüllü şehit askerlerini ve misafiri olduğum Mecid, Mesud ve Tevhid’i yâdımda bilerek Kazvin’e, Fars diliyle tanışma adına yolcuyum. Oradayken de orada değildim, hep özledim; özledikçe yaşadım. Hep uzak kaldım ve hep çok yakındım. Şimdi burada, içim yine o denizin hasretindeyken, yaklaştıkça daha çok özlerim, tanıdıkça sonsuzluğunda kaybolurum, derinleşir cahilliğim, her kayboluşun karanlığında ışığa biraz daha vurgunum. Körlüğümde, nereye gitsem yine olamam evde, sonsuz denizin hasretiyle yürürüm bitimsiz köprüde.

ORALARDA

oralarda hâlâ          insanlar güç uğurlar kimselerini        kandır sıkışır göğüste yukarı koşar       helâllaşır ayrılmadan
oraların buzları          saçaklarda sivrileşerek          bir ara dal uçlarından sarkıp        usturalaşır saplarda          hâlâ

hüzün
çok eski bir öykü          oralarda
atlıların artık olmayan atlarını          artık kaçan bir uzayın kaynar kıyılarına       yürütüp aşkla yorarak
bengisu taşıdıkları o ilkyazdan         güze kalan bir gül taşılı          buruk bir andaç
oralarda genç            binbir yerinden hançerli         vurarak yalnızlığını gizli patikalara        kenti düşünür           çokça dağ seyirir bileklerinde         ne yaman bir and olur
İlhami Çiçek, Göğekin
- SON -

 

Hâlet Söğüt

İSTANBUL

İlgili Haberler
En Önemli Yaşam/Kültür Haberler
En Çok Okunan Haberler